31 Ocak 2013 Perşembe

yeniden merhaba blog!




sonunda sınav haftasını kazalı belalı da olsa atlattık. nefret ediyorum sınav haftalarından. (hadi ya halbuki herkes bayılıyodu)

geçen sene dersimize girmeye başladığından beri içten içe inanılmaz büyüklükte bir hayranlık beslediğim bir hocam var. bu sene de giriyor dersimize artık okulların açılmasını of hadi okullar açılsa da hakan hoca'nın dersine girsem bi dersini dinlesem diye istiyordum ama bu dönem resmen hiçbiri elimde olmayan sebeplerden dolayı 1 kerecik bile giremedim adamın dersine. nasıl utandım nasıl sıkıldım anlatamam. hiç gidemedim yanına, hiç konuşamadım. eminim fark etmemiştir bile tabi. ama nasıl mükemmel bir adam. bazen blok yapıyodu mesela dersleri o kadar uzun başkasına hayatta katlanamam ona onun derslerini hep hayranlıkla, can kulağıyla dinlerdim. inşallah 2. dönem bi aksilik olmaz da girebilirim. ama bugün biri seneye okuldan gideceğini söyledi çok inanmak istemedim. umarım gitmez. gitmez gitmez.

neyse işte geçen gün twitter'da hesabı olduğunu öğrendim hemen follow'ladım. ardından o da beni follow'ladı. sonra bugün ben birkaç tweet attıktan sonra bana direct message attı. "iyi yazıyorsun, devam..." dedi bana :)))) hatta sonra da "140 karakterin icinde bile dinamik ve enerjik kalabiliyorsan, ustune gitmelisin...var bisiler bence..." dedi. HAKAN HOCA BENİ ÖVDÜ DUYUYONUZ MU İNSANLAR??? ay ansı evin içinde hoplayıp zıplayıp koşturmaya filan başladım sevinçten yerlere göklere sığamadım. zaten kendi kendime yeni kararlar almıştım (yine mi?:/) hakan hoca da öyle deyince daha çok gayretlendim.

daha dolu yaşamaya karar verdim. kitaplarla daha iç içe, yeniden barışarak. yeniden kitaplara sarılıp uyuyan kız olayım istedim. film izleyeyim biraz daha, biraz daha resim yapayım, biraz daha yazayım istedim. yazılarımla ilgili kendimi hiç öyle düşünmemiştim gerçekten ama bunu bana söyleyen ilk insan olmadığı için bu işin üzerine de eğilmeye karar verdim. yani karar verdim vermesine ama insan nasıl yazı antrenmanı yapar, nasıl geliştirir bilmiyorum. tahminimce yaza yaza. ben de daha çok yazacağım bundan sonra inşallah.

tatil için yoğun bi programım oldu sanırım. ama şahane de oldu :) ayrıntılarıni sonra yazarım artık. bu aslında çok kısa olacağını planladığım bi giriş yazısıydı da yaza yaza bitiremedim. yaa öyle işte. ben şimdi bici bici yapıp, sonra da kitabımı okuyup yatacağım hemen. yarın da napsam acaba. çok uyumayayım de mi. taksim'e gideyim de belki birkaç bir şey alırım. öncesinde de okula uğrayıp kütüphaneci kadına yalvarırım. of. neyse. önce bir şeyler yiyeyim de öyle banyo yapayım. e sonra zaten sabah oluyor. belki de hiç uyumadan çıkarım. errrkenden GO GO GO TAKSİİİMMM :))



ooooollleeeeeeeyyyyyyy

17 Kasım 2012 Cumartesi

çocukların ölmesine izin verme Allah'ım. masum insanların ölmesine izin verme.

13 Kasım 2012 Salı

bazenleri.




çok çaresiz hissederiz. ne yapacağımızı bilemeyiz. yaşadıklarımız bizi büyük yanlışlıklar yapmaya sürükler ve işte o zaman doğruyu bilmenin ağır yükünü hissederiz.

Allah'ım, ne kadar da ağır...

3 Kasım 2012 Cumartesi

bi keresinde.

tren bekliyorduk. 2 kişiydik ama bazen başkaları yanınızdayken de yalnız kalırsınız. neyse. orası gerçek bir tren istasyonu, tıpkı filmlerdeki gibi; eski. karşıda yol boyu yaprakları kurumaya başlayan upuzun ağaçlar var ve kuru yeşil yaprakların arasından deniz görünüyor. öyle güzel ki. rüzgarın yaprakları hışırdatması bir de, o da çok güzel. rayların aralarındaki taşlar, onlar da çok güzel. öyle anlarda bütün güzelliği tamamlayabilmek için belki de, yan yana oturan mutlu bir çift muhakkak olur ve onlar da çok güzel. elif de çok güzel. beyaz tenli ve bol yanaklı. yan tarafta tek başına oturan yaşlı bir amca. zamanını kaldırımlarda oturup insanların para atmasını beklermiş gibi bir hali var. üstü başı kir içinde ve yırtık. elinde uzun bir baston. yüzü de çok kirli. ama o da çok güzel. "çocukluğunu bilirim ben bu tren istasyonunun" der gibi bi bakışı var ama sanki tren istasyonu dünyanın en bahtsız çocukluğunu geçirmiş; öyle bir bakış. çok güzel bir bakış. her şey çok güzel ve herkes. uymayan tek bir  parça var. hep sığmaya çalışıyor ama olmuyor bir türlü. küçük belki. ya da büyük geliyor. içi sığmıyor. içini sığdıramıyor bir türlü. belki de herkes böyledir. belki de birinin daha cesur davranması gerekiyorsa birilerinin bıyık altı kikirdemeleri pahasına o cesareti gösterip o kişi olmalı ve amcadan başlayıp insanların hepsiyle konuşmak gereklidir.

"çocukluğunda gerçekten çok mu acı çekti tren istasyonu amca, babası hiç sevmedi mi onu? yoksa bakışlarınızı mı anlayamadım ben? anlayamıyor muyuz birbirimizi? neredeyse yan yana oturuyoruz ama hissedemiyor muyuz? siz miydiniz yoksa tren istasyonu çocukken çok acı çeken? siz ona sarılmadınız da o mu size sarıldı yoksa?"

"içimde bir şey var; anlatmayı bile beceremiyorum. benden öyle büyük ki. bana kendimi öyle şımarık hissettiriyor ama onu umursamayıp gülerek hayatımı devam ettirmeye çalıştığımda da öyle yakıyor ki canımı dikkat çekebilmek için. size de oluyor mu?"

ben şımarık değilim oysa ki. evin en küçüğü değilim. tek kardeş hiç değilim. aldırmadan gülebiliyorum üstelik. ama içimi acıta acıta inadına canımı yakmasa...

aah. tren istasyonu. rahatsız ettiysem, afedersin.

14 Temmuz 2012 Cumartesi

687291023745672851923 tane şey birikti ama zerre kadar yazasım yok. içime içime biriktirip bir gün patlayacağım zannımca. neyseki tivitır filan var.

18 Haziran 2012 Pazartesi

salak gibi özlemek, hâlâ deli gibi sevebilmek filan değil bu; başka bir şey. nitekim öyle bir insanı sevebilmem ve özleyebilem mümkün değil, değil mi? ama başka bir şey var işte. belki iyi bir şeyler yaşama özlemi; ama içimi acıtan, ama beni ağlatabilen, ama kendimi "keşke bunları yapmasaydı da karşılaşınca boynuna sarılıp ağlayabilseydim" diye düşünürken bulunca kendime sövdürten. biraz kızgınlıkla karışık. içimize sine sine özleme hakkımızı elimizden almasaydılar bari mesela. kendimizi 1 sene sonra hâlâ bu kadar çaresiz hissetmeseydik.

17 Haziran 2012 Pazar


biz bangır bangır anneler günü babalar günü kutlarken bir yerlerde insanlar bizim her kutlamamızda annelerini babalarını kaybetmenin acısını bir kere daha yaşıyorlar. biz etrafa sevgi neşe mutluluk dağıttığımızı zannederken aslında bazılarının sadece canı yanıyor / canlarını yakıyoruz.

öyle bir dünya işte. garip.


o kadar şeyi yaptı yaptı yaptı, hepsi de yanına kaldı, şimdi de hiç gocunmadan çekinmeden istanbul'a geldi sevgilisiyle fink atıyor. buraya kadar herkese göre normal; ama süheylâ eyvah ya görürsem ya karşılaşırsak bunalımına girince bıdı bıdı. garip olan benim kafama takmam değil, onun sanki 3 sene birlikte olmamışızcasına rahat davranması. ilayda da istanbul'da olmadığı için kimseyle konuşamıyorum çünkü şu bir gerçek ki insanlar başlarına gelmeyen şeyi asla anlayamıyorlar fakat anlayamamakla kalmayıp yargılamaktan ve moral bozmaktan da hiç çekinmiyorlar. içimize içimize atmak zorunda olmamız çok kötü. 15 gün mesajlaşıp sevgili bile olmadığı bir çocuğu unutamayan kızlar karşımıza geçip "NAPALIM ÜZÜLMİCEKSİN KABULLENCEKSİN O MUTLU OLDU YAPTIKLARI DA YANINA KALDI AMA SENİN KADERİNDE BOKU YEMEK VARMIŞ ARTIK SURATINI ASMAKTAN VAZGEÇ VE EĞLEN BİRAZ" dediğinde böyle suratlarına okkalı bi tokat yapıştıramamak çok kotü. yapabileceğimiz bazen sadece en yakındaki tuvalete kapanıp ağlamak, sonra hiçbir şey olmamış gibi yeniden insanların arasına çıkıp güç gösterisi yapmak.

EVET O KADAR GÜÇLÜYÜM Kİ FERİŞTAHI GELSE BENİ YIKAMAZ HEYO HAVALAR DA ISINDI ARTIK HAYAT BANA GÜZEL DOSTLARIM GEZİYORUM VE EĞLENİYORUM ALPER'LE ŞILLIK SEVGİLISİNİ GÖRÜRSEM DE GÜLER GEÇERİM ÇOK DERT DEĞİL MİDE AĞRISINDAN UYUYAMAMAK GİBİ BİR PROBLEMİM DE YOK; KAFAYI YASTIĞA KOYAR KOYMAZ UYUYORUM VE ALIŞVERİŞ YAPMANIN BENİ MUTLU ETMESİNE İZİN VERİYORUM MUTLULUĞUMA NAZAR DEĞMESİN DİYE DE BEYNİMİN DÜŞÜNME FONKSİYONUNU ASLA KULLANMIYORUM YİYİP İÇİP EĞLENİYORUM SADECE GÜLÜYORUM AYAKTA UYUTULMUŞ OLMAK VE BANA YAPILANLAR HİÇ AĞRIMA GİTMİYOR, HAZMETME SIKINTISI DA ÇEKMİYORUM.
ÇOK MUTLUYUM.

23 Mayıs 2012 Çarşamba



telefonda arkadaşımla konuştum bugün. "ya iyisi mi ben yurda geçeyim, burdan daha beter olamaz nasılsa." dedim. o da bana "her daha kötüsü olamaz dediğinde senin için olabilecek daha kötü muhakkak var, farkına varamamış olamazsın değil mi?" dedi.

babam dindarlıkta gelinebilecek son noktalardan birinde olduğu için ve de bir baba olduğu için bu durumu ancak "yani şanssız demeyelim de; bazı insanların kader çizgileri ee yani ııı.. yani...." diye açıklayabiliyor. ama ee'den, ıı'dan sonrası gelmiyor mesela.

yeteri kadar anlatabildim mi ?

2 sene cemaat çilesi çekip fırsat bulduğum an "ay hadi kurtuldum bundan sonra artık her şey çok iyi olacak." deyip en yakın lise arkadaşlarımın yanına sığındım; şimdi bu sefer bunlar daha beter canımı okuyorlar. üstelik, yemin ederim, hiçbir suçum yok.

ne yapayım şimdi ben? insan çok dua ederse, hep etmeye devam ederse, ama her seferinde aynı şey olursa o zaman çaresiz hissetmez mi insan? umudu tükenmez mi hiç insanın? o da zaten başımıza gelebilecek en kötü şey değil mi?

20 Mayıs 2012 Pazar



yazmanın rahatlatıcı etkisini de tek harf bile yazamadığım zamanlarda fark ettim. şimdi de sırf biraz içimi dökebileyim diye zoraki yazıyorum. içimde tanımlayamadığım ilginç bir hal var. -çok arabesk olacak diye çektiğim acıların diyemiyorum- yaşadıklarımın beni olgunlaştırması mı diyeyim, büyük dibe vuruş öncesi sessizlik mi diyeyim, artık çoktan içime içime çökmüş olmak mı, yoksa acaba gerçekten önceden yeterince isyan edip bi faydasını da görememekle kalmayıp artık dersini alıp akıllanmış olmak mı, bilmiyorum.

yine yazamıyorum. huzur çok önemli, çok.
dua ederken hayırlısı demeyi her seferinde unuttuğumuz için oluyor sanırım bunlar. o cehennemlerden kurtulayım dedim, elime fırsat geçti hemen toparlandım çıktım ve ailemin izin vereceği yegane insanlar olan 2 lise arkadaşımın evine geldim. denize düşen yılana sarılıyor çünkü. ama ben zannediyordum ki her ne kadar bu ev okuluma 1buçuk-2 saat mesafede de olsa burada huzur bulabilirim. öyle değilmiş işte. sağ olsunlar geldiğime bin pişman ettiler. şimdi burada anlatamıyorum da ne olduğunu ama yakın çevremdeki herkes -ortak arkadaşımız olanlar da dahil- durumdan haberdar ve onların yorumu da benim bahtsız bedevi olduğum yönünde. çünkü gerçekten elimden gelebilecek hiçbir şey yok. insanın yaşadığı yerde huzurunun olması çok önemli bi'şey gerçekten. bir gün ben de "falanca yerde kalıyorum keyfim de yerinde oh valla ya" diyebilen birisi olabilecek miyim çok merak ediyorum.

15 Mayıs 2012 Salı

hadi en baştan başlayalım.

önce biraz huzura ihtiyacım var. sınavları ve psikoloji zirvesini atlattım, anneme gidiyorum. 2 gün boyunca dizinin dibinde ayrılmama kararı aldım. ayrıca deniz yolculuğu mükemmel. idobus'ü kim buldusa helal olsun. dilerim bir gün biri istanbul'dan izmir'e sırf deniz yoluyla gitmeyi de icat eder. ben şimdi anneme gidiyorum.

yolculuk güzel.

13 Nisan 2012 Cuma

impasibıl iz nating.


şimdik sizinle güzel bir şarkı paylaşayım, sanki gerçekten ailenizin fransa'nın güneyinde bir evi varmışcasına dinleyip neşelenin, akşama da bir insanın hayatının 1 hafta içinde imkansızlıkları aşıp ne kadar değişebileceğini anlatayım. ama şunu da gitmeden söylemek isterim ki, eğer imkansız olduğunu düşündüğünüz ve bu yüzden canınızı sıkan bir şey varsa sizi temin ederim imkansız diye bir şey yok, canınızı sıkmayın.




yeni evimden sevgiler! :)

30 Mart 2012 Cuma

anneli babalı.




annelerin öldüğü filmleri sevmiyorum. bence anneler ölmemeli. ama sırf babalı filan diye gittim filme.

kadının ölmeden önce kocasını boynuzlamış olması dramı hafifletti. aslında biraz değişik. aslında şöyle bir gerçek ki filmleri izlerken filmdeki sahnelerle kendi hayatlarımızın sahnelerini bağdaştırız. yani en azından ben öyle yaparım. o yüzden film izlerken benim hayatımla bire bir örtüşemese de, yani benimkisi kadar olmasa da ailesiyle ilgilenmek, onlara zaman ayırmak gibi huyları olmayan über meşgul bir baba/koca; aynı zamanda aldatılan bir adam gördüm orda. aldatmayı hak etmek gibi bir şey olduğuna inansaydım "ama hak etti aptal herif" derdim ama hiç kimse aldatılmayı hak etmez. o yüzden kadına biraz kızdım. ama  bir yandan da onu da düşünüyorum, ki gayet iyi düşünebiliyorum, her insanın ilgiye ihtiyacı var. tabiki o yaşta bir kadının cinsel ihtiyaçları olduğunu da göz önünde bulundurursak aslında yaptığı çok insani bir davranış. bunlari çıkartırsak filmin bize empoze ettiği kadının kötü olduğuydu. ama nolursa olsun belli sahnelerde sadece ölüm döşeğinde bir "anne" vardı filmde. o yüzden çok ağladım. çünkü benim annem ağır şeker hastası. ve ben alex ya da scottie olsaydım, (annem o olsaydı diyemiyorum) -olsaydım odaya tek başıma girip "bu dünyada sana çok gördükleri mutluluğu orada bulacağın için çok mutluyum ama sensiz bu dünyaya katlanmak çok zor olacak o yüzden mutsuzluğum hiçbir zaman geçmeyecek" derdim. sonra birileri beni zorla ayırana kadar sarılıp ağlardım. evet baba önemli bir şey, ama anne çok daha çok önemli bir şey. belki de elimde kalan o olduğu için bana öyle geliyordur, bilmiyorum. ama onsuz olmaz. ve bir gün Allah artık bana bunu da yaparsa, sanırım o zaman yaşamak için hiçbir sebebim kalmamış olur. Allah korusun.

29 Mart 2012 Perşembe

şuan çok açım ama yemek yemek için kalkıp mutfağa gitmem lazım, bu çok zor. ardından kalkıp dişimi fırçalamam lazım, bu çok çok çok zor. yemek yemesem aç uyumaya razı olsam da kalkıp yatağa gitmem lazım, bu da çok zor. o yüzden saatlerdir hiçbirine cesaret edemiyorum ve sadece öylece oturuyorum. çok açım ve uykum var.

28 Mart 2012 Çarşamba

başlıksız.




bir arkadaşım konuşurken "hayatın bana attığı en büyük kazık...." diye başlayan bir cümle kurdu. anında kendimi sorgulamaya başladım ve hayatın bana attığı en büyük kazığın 20 senede 8 şehir, 13 de okul değiştirmesi olduğuna karar verdim. küçükken insan garip bir durumun içinde olsa da fark edemiyor pek o garipliğin ne olduğunu. bir kaç sene arayla bavullar hep meydana çıkıyor. sabah bir uyanıyorsun, bütün eşyalar kolilere saklanmış. bir düğüm ama öyle böyle değil kaya gibi bi düğüm, kocaman bi düğüm oturuveriyor boğazına. ağlarsan kızarlar, o yüzden o düğüm orda kalmak zorunda kalıyor. duvarlara bakıyorsun sadece boş boş, kapılara, balkonlara.. hepsi cansız aslında ama sanki dillenip konuşmaya başlıyorlar, sanki hepsi birden bişeler anlatmaya başlıyorlar; anılar, kardeş kavgaları, kızlarla oturmalar,.. duvarları terk etmek bile çok zor geliyor. kapıya sarılmak, odayı kucaklamak istiyor insan. koparıyorlar tabi zorla. tanımadığın adamlar eşyalarını indiriyorlar, sen içinden hepsine nefretler saçıp bağırıp ağlıyorsun; ama aslında sadece dolu gözlerle baka kalıyorsun. küçücük kalıyorsun oracıkta; sanki dikkat etmeseler ayaklarıyla ezebilirler. küçücük olmasan belki sesini duyabilirler, belki gitmek istemediğini anlayabilirler, belki dinleyebilirler duvarların bile senin için ne kadar önemli olduğunu, belki dinleseler valizlerle oradan oraya sürükledikleri şeyin sadece eşyalar değil senin hayatın olduğunu fark edebilirler, belki hissedebilirler... ama küçücük olduğun için kimse anlamıyor. o sırada önemli olan tek şey mobilyaların çizilmemesi ve beyaz eşyaların zarar görmemesi. oraya o kadar alıştıktan sonra bir daha dönemeyeceğini bilmenin içini nasıl yakıp kavurduğunu kimse önemsemiyor; önemli olan mobilyalar.. geride yaşadığın her şeyi bırakıyorsun; duvarlar hatta kaldırım taşları bile önemli senin için, geride arkadaşlarını, dostlarını bırakıyorsun; geride bir "aşk" bırakıyorsun.. geride seni sen yapan ne varsa her şeyi bırakıyorsun, için parçalanıyor.. ama insanlar sadece beyaz eşyalara dikkat ediyor. kapılardan geçirirken dikkatli olunmalı buzdolabı için çünkü. giderken asansörün düğmesini bile koparıp cebine atmak istiyorsun çünkü oradan yanına ne alsan kâr ama öylece oturuyorsun en sonunda arabaya. çok derin bir acı o. yüzlerce binlerce kez geçtiğin yürüdüğün yollardan son kez geçtiğini bilmek. zar zor kurduğun bir hayatı parça parça bırakıyorsun o yollarda, bırakmak zorunda kalıyorsun. çünkü gittiğin yerde hiç işine yaramayacağı belli. orda yenisini yapmak zorundasın. insanlar hayatları boyunca bir taneyle baş edemezken senin her seferinde yaşına bile bakmadan yeni bir tane kurmak zorunda olman, eskisinin kırıklarını içinden atamaman hiç kimsenin öyle umrunda değil ki.. git gide küçülüyorsun. küçücük bir bedene o kadar acıyı sığdırmak öyle zor ki.. fazlalıklar çığlık olup çıkmak istiyor hep, isyan etmek istiyor ama yapabileceğin tek şey de inadına gibi sanki susmak, yutkunmak. gittiğin yer öyle yabancı, öyle uzak, öyle soğuk.. ama bir o kadar da öyle 'tam'. kontenjanı onlar zaten doldurmuşlar da bi sen fazla gelmişsin ondan hepsi her fırsatta yabancı olduğunu hissettirmeye çalışıyorlarmış gibi. sanki bütün yabancı ayrıntılar canını acıtmak için var gibi.

sonra zamanla alışıyorsun işte. ama zamanla başka şeyler fark ediyorsun canını acıtan. hepsine alıştım, her şeyle başa çıktım, atlattım derken meğersem hiçbir yere ait olamamışsın ama bir yere ait olmak çok önemli bir şeymiş. dahası kimsenin hayatında sabit kalamadığın için insanlar çok yıllık dostluklar edinirken sen çoookk gerilerde kalmışsın mecburen. herkes birilerinin hayatta vazgeçemeyeceği insanlar olabilmiş ama sen hep birkaç adım geride kalmışsın mecburen, hep gittiğin için.. insanlar elbet kötü anıları olsa da bir şehre gittiğinde sadece orada olduğu için mutlu olurlarken sen sadece eve kapatabilmişsin kendini. mesela insanların hep en yakın arkadaşı olmuş, daha önemlisi herkes birilerinin en yakın arkadaşı olabilmiş ama senin en yakın arkadaşın olan herkesin en yakın arkadaşları hep başkalarıymış.. dahası, sürekli yer değiştirdiğin için değişiklik istemeye engel olamıyormuşsun ama sürekli de sabit bir hayat istiyormuşsun. 

ben şimdi tam bu ne istediğini bilememe ya da hiçbir şekilde mutlu hissedememe, gerçekten yakının olan kimsenin olmaması durumlarının bunalımının tamm orta yerindeyim işte.

burası çok zor.

20 Mart 2012 Salı

kotası biten kızın minik kütüphane yazısı.

4 hafta süresi olan 4 gb'lık lanet kotayı ilk 2buçuk hafta hunharca tüketip kalan süreyi bunalımlardan bunalımlara sürüklenerek geçirmek hiç vazgeçemediğim bir huyumdur. işin kötü tarafı, o evde internetsiz yaşayabilmek sanki yaşayabilememek. mesela ingilizce sanki I am living değil de I am surviving. kitap okuma alışkanlığım eskiden olduğu gibi devam edeydi iyiydi ama onları artık kitaplığa koyup izlemek için filan alıyorum sanırım. şimdi yine kütüphanedeyim ama kalkıp lanet istatistik dersine gitmem lazım. hava da nasıl mükemmel ya. bir dahaki kışa kadar bu halini sabitleyebilsek harika olurdu, dadından yinmezdi. ama hayırlısı bakalım. öldürücü sıcaklar gelmeden bol bol gezmek lazım.

ya valla iki dakka internete girdim nasıl keyfim yerine geldi. sanki bu blog benim evimmiş mi neymiş ya. canım benim.

14 Mart 2012 Çarşamba

çalışankazanırelmasıkızarır vs algıdakısadevre


baktım bu okuldan bir cacık olmayacak bari kendim çalışayım da iki gram bir şeyler öğreneyim dedim. kalktığımdan beri de kendimi ders çalışma fikrine yavaş yavaş alıştırmaya çalıştım ve sonunda da başardım sanırım. 1. dönem öğren(eme)diğimiz her şeyi tekrar edip ardından da 2. dönem konularına geçiş yapmaya karar verdim. eğer düzgünce çalışırsam daa ödül olarak yazmak istediğim başka şeyler yazma hakkı kazanacağııımm! :))

ssoonnkiiiüüçççdöööörrtt!


+ sanki ben ders çalışınca beni bi uzay mekiğine kapatıp uzaya fırlatacaklar da ben de kazara bi karadeliğe girip bir daha asla normal insanların güzel dünyasına dönemeyecekmişimcesine; "dur bi son kez bloğa yazayım, dur son kez tivit atayım, dur son kez şuna bi bakayım, sur bi feysbuku kontrol edip öyle gideyim..." hayır yani içimdeki bu "son kez"ler nerden çıkıyor anlamıyorum. altı üstü her zamanki gibi hemen yandaki yatakta hafif yatar vaziyette elimde telefon, ipod, bilgisayar ve kitapla pineklemek yerine 2-3 adım sonraki çalışma masasında sadece bilgisayar ve bir kaç kitapla biraz çalışacağım. üstelik hem de BİRAZ yani. üstelik zaten aslında üniversiteye başlamadan önceki hayatımda hemen hemen her gün gün düzenli olarak yaptığım yabancı olmayan ve ısırma ihtimali de bulunmayan bir aktivite. ne zamandan beri bu kadar korkutucu, uzaya kaçırıcı, geri dönüşü olmayan, süpersonik korku filmlerimsi bir hâl aldı benim için anlamıyorum yahu.

ama biliyorum; istediğim zaman geri dönüp kaldığım yerden pineklemeye devam edebilirim. uzaylıların beni kaçırması, herhangi bir uzay mekiğine kapatılmam, ders çalışanların hapsolduğu ve bir daha asla normal insanların yanına dönemeyecekleri gizli bir boyut, içime inek kaçması, şuan zaten çok da sosyal olmayan hayatımdaki insanlar tarafından dışlanmam,..vb gibi ihtimaller söz konusu değil. her şey benim elimde ve en fazla bir kaç saat sonra hiçbir şeyim kalmayacak.

PANİK YOK! her şey kontrol altında.


-beni unutmayın...

13 Mart 2012 Salı

okul git gide daha gerizekalı. bi mühendislik, bi öyle bişeler okusak anlarım ama psikoloji bölümünün ana dersinde adam gibi ders anlatmak yerine çıkıp da slayt okumak nedir ya? adam gibi üniversitelerin başka uyduruk bölümlerinde okuyan arkadaşlarım benden daha psikolog yemin ederim. onlar gidip çocukları filan inceliyorlar, hep güzel güzel uygulamalı şeyler yapıyorlar biz de salak gibi yok "git filanı araştır" , "git  koşullanmayı soruştur"... hayır yani aynısını derste sen de okuyorsun zaten nasılsa. Allah'ım yaa!

12 Mart 2012 Pazartesi


oturuyorum hâlâ kütüphanede ama şarjım bitmek üzre malesef. azcık kişi kaldı. tam gözümün önünde iki aşık oturuyor. oğlan kızdan biraz minikçe. kız ders çalışmaya çalıştı, çoçuk da bi ordan sarıldı bi burdan kokladı sonra da kalkıp gittiler. ben de bir yandan balkan müziklerinden ortaya karışık bişeler dinlettim kendime. bu şarkıyı gerçekten çok seviyorum yani böyleyken bile dinlemek mükemmel ama böyle sevmeli özlemeli şeyler dinleyince birini düşünmek istiyor insan. aslında tam olarak az önce kütüphanedeki gibi koklaşmalı bi ilişkim filan olsun istemiyorum açıkçası. hatta bir ilişkiye bile gerek yok aslında. şööyle kafama göre birini bulsam kendi kendime de sevebilirim ben. hiç sesimi çıkarmam böyle sevmeli özlemeli şarkılar dinlerken düşünür düşünür sırıtırım işte. :))

"dünndüm duurdum yaar yolunnda sanaa doymaadıııım... turnalaarıi güğee saldıım sanaa yollaadııııım..."